Skip to content

GODARD’A GÖRE POLİTİK SİNEMA

Jean-Luc Godard, sinema tarihinin en cesur, en aykırı ve kuralları yıkan yönetmenlerinden biri olarak kabul edilir. İsviçreli bir bankerin kızı olan annesi ve doktor babasının, onun için planladığı hayatı reddeden Godard, sinema tutkusunu ailesine açıklamakta zorlanıyordu. Küçük yaşlarda yaşadığı sıkıntılar ve ufak suçlarla dolu bir dönemden sonra birkaç kez hapse girdi. Bu durum, babası tarafından bir kliniğe kapatılmasına neden oldu. Daha sonra ailesi, onun kendi ayakları üzerinde durması için bir madende çalışmasını istedi.

Ancak gerçek bir sanatçı içgüdüsüyle hareket eden Godard, madenlerde kazandığı parayı ilk kısa filmi için kullandı. Sinema uğruna bu kadar fedakarlık yapan bir yönetmenin asıl amacı ise ironik bir şekilde sinemayı imha etmekti. Godard, dönemin başarılı kadın yönetmenlerinden Glauber Rocha’ya, “Sinemayı imha etmeme yardım eder misiniz?” diye sormuştu. Ancak bu ifadesi, klasik sinemanın anlatım dilini, ideolojik alt yapısını ve kültürel hegemonyasını ortadan kaldırmaya yönelik bir metafordu.

Rocha, Solanas ve Getino gibi isimler ise Godard’ı “sanat nedir?” sorusuna takılıp kalmış bir burjuva anarşisti olarak nitelendiriyorlardı. Onlara göre sinema, daha aktif bir politik araç olarak kullanılmalıydı. Rocha’nın, içeriden mücadeleyle üçüncü bir sinemanın var olabileceğine dair inancının aksine, Godard sinemanın politik gücüne pek de inanmazdı. Bir gün Rocha’ya küçümseyen bir tavırla, “Sınıf mücadelenizi böldüğüm için özür dilerim, ama bana politik sinemaya giden yolu gösterebilir misiniz?” dediği aktarılır. Ancak zamanla Godard’ın bu radikal söylemleri, daha nüanslı bir bakış açısına evrildi.

Godard, Dziga Vertov Grubu’nun (Rus yönetmen Dziga Vertov’a ithafen kurulmuş bir politik sinema topluluğu) en radikal döneminde bile, devrim gerçekleşmediği sürece kültürel alanda egemen sınıfın değerlerinin hâkim olacağını ve bu nedenle sinema üzerinden bir mücadele örgütlemenin başarısızlığa mahkûm olduğunu savundu. Ona göre, kapitalist hegemonya altında üçüncü bir sinemanın var olması mümkün değildi. Önce kültürel bir devrim gerçekleşmeliydi.

Godard’ın filmlerinde sıklıkla karşımıza çıkan katastrofik finaller, sistemle mücadeleyi beyhude bir çaba olarak gördüğünün yansımasıdır. Örneğin, Çılgın Pierrot filminde baş karakterin dinamitle kendini patlatması ve finalde çeşitli tüketim ürünlerinin infilak etmesi, bu yaklaşımının en net göstergelerinden biridir.

Sonuç olarak, Jean-Luc Godard’ın sineması, birçok açıdan ayrışmalar ve çatışmalarla doludur. Ancak o, bir prensibi asla terk etmedi: kurallara meydan okumak. Diyalog ile görsel anlatımı ayrıştıran, polisiye ve western türlerini alt üst eden ve 3D teknolojilerini beklenmedik biçimlerde kullanan Godard, bir bütün olarak burjuva estetiğine ve kapitalist gerçekçilik anlayışına meydan okudu. Sineması, yalnızca bir sanat formu değil, aynı zamanda bir başkaldırı manifestosudur.

Monte Kristo Kontu