KAÇIŞ

İzole olmayı becerebilmek ya da yalnız kalmak, yaratıcılığın bir koşulu mudur? “Tek bir doğru yok. Böyle bir ortamda nasıl bireysel olunur ki? Herkes Marcel Proust değil sonuçta. Daha iyi yazabilmek için tam konsantrasyon sağlayıp yataktan hiç çıkmadan, neredeyse bedeniniz çürüyecek kadar kitap yazmak… Yalnızlık kötü bir şey. Bu durumda kendinizi gösterebileceğiniz bir mecra bulmak çok zor.

Strateji geliştirmek gerekiyor; ancak bu kelime bile askeri bir terim. Kendimizi sürekli örgütlenmeler ve militer terminoloji üzerinden ifade etmeye çalışıyoruz. Aynı zamanda kelimeler ve onların anlamlarıyla da bir savaş vermemiz gerekiyor. Sizi başarıya götürecek tek şey, yalnızca bir bandrol. Onların sizi önemseyebileceği, kayıt altında tutabileceği, ne yapmanız ya da yapmamanız gerektiğini rahatça söyleyebileceği; aynı zamanda sizi maddi ve manevi anlamda tatmin edebileceği bir dünya yaratmaları gerekiyor.

Onaylanma ve kabul görme hissi, adeta ekmek ve su gibi temel bir ihtiyaç. Bundan kaçış yok. Peki, bu durumda yaptığımız işi bırakmamız mı gerekiyor? Neyse ki hâlâ dürüst ve iyi insanlar var. Kendini tüm bu sistemin dışında tutabilmiş, yaptığı şeylere inatla tutunan insanlar… Ancak onların da yaşadıklarını bir trajedi gibi görmemek lazım. Bağımsız olabilmek için tamamen bu karmaşanın içine battıklarını düşünmesinler.

Bu noktada biraz umut ışığı belirdi gibi. Yine de her şeye rağmen dirençli olmak şart. Ayça’nın sözleriyle: “Neşenin zekâyla parlatıldığı her ses ve melodiye Platform’dan kulak kabartalım!”

GODARD’A GÖRE POLİTİK SİNEMA

Jean-Luc Godard, sinema tarihinin en cesur, en aykırı ve kuralları yıkan yönetmenlerinden biri olarak kabul edilir. İsviçreli bir bankerin kızı olan annesi ve doktor babasının, onun için planladığı hayatı reddeden Godard, sinema tutkusunu ailesine açıklamakta zorlanıyordu. Küçük yaşlarda yaşadığı sıkıntılar ve ufak suçlarla dolu bir dönemden sonra birkaç kez hapse girdi. Bu durum, babası tarafından bir kliniğe kapatılmasına neden oldu. Daha sonra ailesi, onun kendi ayakları üzerinde durması için bir madende çalışmasını istedi.

Ancak gerçek bir sanatçı içgüdüsüyle hareket eden Godard, madenlerde kazandığı parayı ilk kısa filmi için kullandı. Sinema uğruna bu kadar fedakarlık yapan bir yönetmenin asıl amacı ise ironik bir şekilde sinemayı imha etmekti. Godard, dönemin başarılı kadın yönetmenlerinden Glauber Rocha’ya, “Sinemayı imha etmeme yardım eder misiniz?” diye sormuştu. Ancak bu ifadesi, klasik sinemanın anlatım dilini, ideolojik alt yapısını ve kültürel hegemonyasını ortadan kaldırmaya yönelik bir metafordu.

Rocha, Solanas ve Getino gibi isimler ise Godard’ı “sanat nedir?” sorusuna takılıp kalmış bir burjuva anarşisti olarak nitelendiriyorlardı. Onlara göre sinema, daha aktif bir politik araç olarak kullanılmalıydı. Rocha’nın, içeriden mücadeleyle üçüncü bir sinemanın var olabileceğine dair inancının aksine, Godard sinemanın politik gücüne pek de inanmazdı. Bir gün Rocha’ya küçümseyen bir tavırla, “Sınıf mücadelenizi böldüğüm için özür dilerim, ama bana politik sinemaya giden yolu gösterebilir misiniz?” dediği aktarılır. Ancak zamanla Godard’ın bu radikal söylemleri, daha nüanslı bir bakış açısına evrildi.

Godard, Dziga Vertov Grubu’nun (Rus yönetmen Dziga Vertov’a ithafen kurulmuş bir politik sinema topluluğu) en radikal döneminde bile, devrim gerçekleşmediği sürece kültürel alanda egemen sınıfın değerlerinin hâkim olacağını ve bu nedenle sinema üzerinden bir mücadele örgütlemenin başarısızlığa mahkûm olduğunu savundu. Ona göre, kapitalist hegemonya altında üçüncü bir sinemanın var olması mümkün değildi. Önce kültürel bir devrim gerçekleşmeliydi.

Godard’ın filmlerinde sıklıkla karşımıza çıkan katastrofik finaller, sistemle mücadeleyi beyhude bir çaba olarak gördüğünün yansımasıdır. Örneğin, Çılgın Pierrot filminde baş karakterin dinamitle kendini patlatması ve finalde çeşitli tüketim ürünlerinin infilak etmesi, bu yaklaşımının en net göstergelerinden biridir.

Sonuç olarak, Jean-Luc Godard’ın sineması, birçok açıdan ayrışmalar ve çatışmalarla doludur. Ancak o, bir prensibi asla terk etmedi: kurallara meydan okumak. Diyalog ile görsel anlatımı ayrıştıran, polisiye ve western türlerini alt üst eden ve 3D teknolojilerini beklenmedik biçimlerde kullanan Godard, bir bütün olarak burjuva estetiğine ve kapitalist gerçekçilik anlayışına meydan okudu. Sineması, yalnızca bir sanat formu değil, aynı zamanda bir başkaldırı manifestosudur.

Tigran Hamasyan: Modern Cazın Yenilikçi Piyano Virtüözü

Dünya müzik sahnesinde benzersiz tarzı ve ustalığıyla parlayan Ermeni kökenli piyanist ve besteci Tigran Hamasyan, çağdaş cazın en dikkat çekici isimlerinden biri olarak kabul ediliyor. Hem çağdaş caz hem de geleneksel Ermeni müziği kökenlerinden beslenen Hamasyan, sıra dışı piyano tekniği ve yaratıcı besteleriyle dinleyicileri büyülemeye devam ediyor.

17 Temmuz 1987’de Ermenistan’ın başkenti Erivan’da doğan Tigran Hamasyan, müziğe olan ilgisini erken yaşlarda belli etti. Piyanoya olan tutkusu çocuk yaşta başlamış, beş yaşında aldığı piyano dersleriyle yeteneği hızla fark edilmiştir. Henüz dokuz yaşındayken Ermenistan Ulusal Müzik Okulu’na kabul edilmesi, onun hem geleneksel Ermeni müziği hem de klasik müzik alanlarında sağlam bir temel kazanmasını sağladı.

Hamasyan’ın müzikal keşfi yalnızca klasik müzikle sınırlı kalmadı. Genç yaşta caz müziğine ilgi duymaya başlayarak yeteneklerini bu alanda geliştirdi. Cazın özgür yapısı ve doğaçlamaya dayalı ruhu, onun yaratıcı kimliğini besleyerek müzikal yolculuğuna yeni bir boyut kazandırdı.

İlginç bir detay olarak, müziğe başladığı ilk yıllarda trash metal gitaristi olma hayali kuran Hamasyan, gençlik yıllarındaki enerjisini bu şekilde ifade ediyordu. Ancak zamanla piyanoya olan tutkusu ve caz müziğine duyduğu derin bağ, onu bambaşka bir müzikal yola yönlendirdi.

Tigran Hamasyan, 16 yaşında, 2003 yılında ilk albümü olan World Passion’ı piyasaya sürdü. Bu albüm, genç yaşına rağmen onun yeteneklerini ve müzikal vizyonunun olgunluğunu gözler önüne serdi. O günden bu yana birçok albüm yayınladı ve dünya çapında prestijli müzik ödülleri kazandı.

Hamasyan’ın müziği, geleneksel Ermeni melodilerini modern cazın enerjisiyle harmanlayan eşsiz bir karışım olarak tanımlanır. Besteleri mistik ve melankolik bir atmosfer yaratırken, aynı zamanda dinamik ve yenilikçi bir yaklaşım sergiler. Piyano tekniği ise olağanüstü bir ustalıkla doludur; parmaklarının ustalığıyla piyanonun sınırlarını zorlayarak dinleyicilerini adeta hipnotize eder.

Hamasyan’ın müziğinde kültürel mirasına olan bağlılık önemli bir yer tutar. Ermeni halk müziği motifleri ve ritimleri, bestelerinin temelini oluşturur ve ona benzersiz bir kimlik kazandırır. Ancak bu durum, onun sadece Ermeni müziğine odaklandığı anlamına gelmez. Aksine, eserlerinde farklı kültürel ve müzikal etkileri ustaca birleştirerek kendi özgün tarzını yaratır.

Tigran Hamasyan, yalnızca müzikal yetenekleriyle değil, aynı zamanda eserlerindeki duygusal derinlik ve zenginlikle de tanınır. Dinleyicilere, geleneksel ve modern, melankolik ve enerjik, mistik ve dünyevi öğeler arasında bir yolculuk sunar. Müziği, sadece kulaklara değil, kalplere ve ruhlara da hitap eder.

Hamasyan’ın yaratıcılığını deneyimlemek için özellikle “Levitation 21” adlı şarkısının videosunu izlemenizi öneririm. Bu şarkı, çağdaş cazın sınırlarını nasıl zorladığını ve dinleyicilere nasıl benzersiz bir deneyim sunduğunu mükemmel bir şekilde gösteriyor.

Günümüzde Tigran Hamasyan, dünya çapında konserler vermeye, albümler yayınlamaya ve yeni müzikal keşiflere devam ediyor. Modern cazın öncülerinden biri olarak, onun etkisi ve önemi giderek artıyor. Hamasyan’ın müziği, sınırları zorlayan ve dinleyicileri büyüleyen bir sanat eseri olarak kalıcı bir iz bırakıyor.

TAMİRCİ

Gri ve küçük evlerin olduğu yerde yaşayan bir kız çocuğu vardı. Saçları uzun at kuyruğu ve önlüğü özenle hazırlanmış evden okula çıkıyordu; mutsuz, ağlama klı. Yan evdeki kadında evden çıkıyordu. Süslü ve alım kadın başı öne eğik, gözlerindeki yaşl arı rüzgâr savururken arabasıyla gidiverdi. İlerideki adam canı sıkkın önüne gelen otobüse bakma dan biniverdi. Kız ise okula gitmek istemiyordu, sabah izlediği herkes bir telaşe içinde ama kimse varacakları yere gitmek istemiyordu. Kız biraz yürümeye karar verdi. Biraz ileride kırı k dökük borular ve metallerden yapılma paslı yamuk yumuk bir ev fark etti. Daha önce nasıl gör memişti? Önünde yaşlı biri dağınık saçları cebinden çıkardığı gözlüğü büyüteç misali gözün e taktı. Biraz bakımsız ve ürkütücü halde evden çıktı, yürüyordu. Nereye gideceğini merak etti, ağaçtan ağaca takip etmeye başladı. Şehrin çöp merkezine yönelmişti. Ne işi vardı k i? Yaşlı adam söylenerek çöplerden bazılarını topluyordu. Yaklaştıkça adamın cila ve talaş koktuğunu fark etti. Elleri ise yara bere içindeydi. Saklandığı yerden uzun uzun gözlemlemeye başladı. Yaşlı topladıklarını sırtlayarak ağır adımlarla evinin yolu tuttu. Eşyalardan kapıy ı kapatacak hali kalmamıştı. İyice meraklanan küçük kız girmeye karar verdi. Evin içi gördüğü en b üyük evdi. Eşyalar eskiydi ama parlıyorlardı. Bu evde her eşya birer canlıydı. Fısıldaşmalarını duyar gibiydi; kırık kalemler, çalışmayan paslı saatler , yırtık kitaplar, çatlak aynalar, eskiye dair her şey yeniden canlanıyor gibiydi. Evde sessizce sağa sola bakındı ve birazdan adamı masasında çalışırken gördü. Ne yapıyordu neden yapıyordu… Birkaç adım yaklaştı ve biraz daha biraz daha derken çöpten aldıklarını tamir etiğini gördü. İzlerken adamın onu göz ucuyla fark ettiğini görünce korktu, kollarıyla geriye hamle yaptı. Yabancılar kendisine zarar verebilirdi, üstelik te yaşlılarda çok huysuzdu.
Korkmaması için çok fazla sebebi vardı. Adam görmemiş gibi davranmaya devam etti, çok geçmeden masasının yanına ufak bir tabure ve sehpa yerleştiriverdi. Kız çekinerek ve isteksizce oturunca yüzüne bakmadan tamir ettiği eşyalardan birini uzattı. Adam bir saati tamir ederken kızın önünde ise tamir etmesi için yırttık bir kitap duruyordu. O günden sonra her gün okulun ardından adamın yanına uğruyor ve sessizce orada çalışarak geçiriyordu. Tek kelime konuşmasalar da birbirlerini anlıyorlardı. Her tamir edilen objeden sonra yüzü gülümsüyordu.
Anladı ki Dünya’yı değiştiremeyiz. Belki insanların değersiz bu lduğu parçaları birleştirmekle anlamlandırabiliriz

KAVANOZLARLA DOLU BİR HAYAT

Yaşamak, içinde bir çok kavanozun yer aldığı bir serüvendir . Her bir kavanoz, yaşamın farklı yönlerini temsil eder ve insanların en çok aradığı şeyleri içinde barındı rır. İnsanlar, bu kavanozların her birindeki değerleri ararlar, ancak hangisi en önemli olanıdır, bilemeyiz.
Bir kavanoz aşk… Ne kadar güzel bir duygudur aşk, değil mi? İ ki insan arasındaki bağ, birbirlerine verdikleri sevgi ve destek; hayatı anlamlandırır . Ancak aşk, bazen bir kavanozda saklanması gereken en değerli hazinedir. Onu korumak, beslemek ve paylaşmak, insanları birbirine bağla yan en güçlü güçtür .
Bir kavanoz mutluluk… Herkesin aradığı bir şeydir mutluluk. Ancak mutluluk, her zaman kolay elde edilebilen bir şey değildir . İçindeki değerli anılar , sevdiklerimizle geçirdiğimiz zamanlar ve kişisel başarılarımız; tüm bunlar bir kavanoz mutlulukta saklanabilir . Ve bu mutluluk, paylaşıldıkça çoğalan bir
hazineye dönüşür.

Bir kavanoz para… Maddi güvenlik ve refah, insanların hayatta önemsediği bir şeydir . Ancak paranın ası değeri, insanın hayatını kolaylaştırması ve sevdiklerine destek olmasıdır. Para, bir araçtır ve hayatın diğer alanlarına değer katan bir unsurdur . Ancak sadece para üzerine odaklanmak, gerçek mutluluğu ve
anlamı kaçırmamıza neden olabilir . Bir kavanoz sağlık… Sağlık, gerçekten paha biçilmez bir hazinedir. İyi bir sağlık, insanın yaşam kalitesini artırır ve hayata daha olumlu bakmasını sağlar . Sağlık, bedensel ve zihinsel olarak iyi olmayı ifade eder . Bu nedenle, sağlığımıza önem vermek ve onu korumak, en
değerli varlığımızı korumak anlamına gelir. Bir kavanoz yaşam… Yaşamın sunduğu her anı değerlendirmek, her bir nefesi hissetmek; işte bu, bir kavanoz yaşamın içinde saklanır . Her günümüzü anlamlı kılmak, sevdiklerimizle geçirdiğimiz zamanı değerlendirmek ve hayattan keyif almak; işte yaşamın gerçek anlamı budur.
Her bir kavanozun içinde, hayatın bir parçası saklıdır .
Ancak en değerli kavanoz hangisidir , bilemeyiz. İnsan yaradılışı bu ya bir türlü doyuma ulaşmaz. Bunlardan her biri, insanların hayatta aradığı farklı değerleri temsil eder. Ve belki de gerçek mutluluk, bu kavanozların hepsini dengede tut makta yatar. O zaman ihtiyacımız olan tek şey Bir kavanoz denge diyebilir miyiz?

IŞIĞIN KARANLIĞINDIR

Gözün gözü görmediği karanlıklardır , gece üç beş nöbeti, baykuşları duyarsın, bir de nefesini.. Sokaklar; yalnız bir çingene çocuğu dur, yalınayak..
Düşüverirsin kucağına zifiri karanlığın. Gecelerin de tadını ka çırır büyük şehirler… Ya tüm elektriği çekilir de bedeninden; söner sokak lambaları,ya da bulmuşsundur en kuytusunu arka sokakların. Öbür türlü uzak sana karanlıkların..
Gözün gözü görmediği karanlıklardır , siyahta silinmenin tevekkülü sıktıysa, sıkarsın var gücünle göz kapaklarını,avucunda ufuksuz karanlıkların, açtığında gözlerini tek kârın ; körleri artık anlıyor olmandır ..
Gözün gözü görmediği karanlıklardır , ne ekmektir aradığın ne de su; sadece aydınlık.. Işık, karanlığın düşmanı değil çocuğudur derler Yunan mitolojisinde… Karanlık kendini çoğaltmak için dünyaya ışığı gönderir..
Âşık…! Gün gelir anlarsın, vazgeçtiğin gündür düştüğün kuyuda yol almaktan derine. Yalancı rüyalardan arındığın, gerçeğe sarıldığın gün.
Anlarsın, şu hayırsız karanlığa bu manasız iştahın , sonu gelmeyen bir seraptır ..
Ve ne demiş Descartes “unutma, sana ışık tutanlara sırtını dönersen; göreceğin tek şey kendi karanlığındır.”
ışığın karanlığındır…

YILANIN SU İÇTİĞİ YER

İki yıl kadar önceydi.
Taşındığım Ege’nin bu şirin ilçesinde oturduğum mahallenin kenar semtlerini gezmeye çıktığım bir yaz günü rastladım
ona.
Kırklı yaşlarda, güleç yüzlü, esmer tenli bir adamdı. Köyün biraz dışında, orman kenarında tek katlı bahçeli bir evde yaşıyordu.
Patika yolda yanım sıra yürüyen fifi ile birlikte yavaş yavaş yaklaşınca bahçe duvarının üstünden eğilip el salladı bana…
“Merhaba” dedim.
Öyle içten bir “merhaba” dedi ki, bahçesinde oturup biraz dinlenme teklifini kıramadım.
Erik ağacı altındaki tahta masa kenarına koyduğu sandalyelere oturduk.
Fifi oturduğum sandalyenin altına uzandı…
Hal hatır sorma, tanışma faslından sonra altında oturduğumuz ağ açtan erik, yandaki ağaçtan kiraz, az ileride ki asmadan üzüm salkımları topladı. Bahçe kapısının dışında, önünde küçük bir havuzu olan, taştan y apılan çeşmede yıkayıp getirip koydu masaya.
Yol kenarındaki çeşme dikkatimi çekti.
Metal bir borudan bilek kalınlığında akan su, yüksekliği yol se viyesinin biraz üstünde olan önündeki küçük havuza dökülüyordu. Havuzun alt tarafında yine m etal bir borudan ikinci bir çeşme görünümünde dökülen su, bahçenin çiti boyunca akıp orman içine doğru süzülüp
gidiyordu…
Suyun yönünde uzun süre dalıp gitmişken ev sahibinin sesi duyuldu.
“O çeşmeyi niçin yaptım, biliyor musunuz?” dedi.
Merakımı uyandırdı.
“Niçin” dedim.
“Burası biraz köyden uzak, tenha, sapa yer . Gelip geçen olur , suya ihtiyacı olursa faydalansın diye”.
“Başka bir sebebi daha var” diye devam etti.
“Orman içinde sayılır evim. Burada her türlü yaban hayvanı yaşı yor. Çeşme önündeki Bahri KAYAOĞLUhavuzu onlar için yaptım, daima doludur . Geceleri, bazen gündüz bile gelip şu içiyorlar .
Yılan bile geliyor”.
Yaşadığı doğa içinde yılanın bile içeceği suyu düşünen bu adama hayran kaldım.
Hayranlığımı anlatacak kelime bulamadım…

ALBERT CAMUS VE ABSÜRD YAŞAM

Absürd: Latince uyumsuz, mantığa uygun olmayan gibi anlamları olan bir kelime. Albert Camus’ye göre absürd ya da diğer adıyla saçma, insanın irrasyonel olanla yüzleşmesidir. Her insanın yaptığı ve deneyimlediği şeyde doğuştan gelen bir anlam bulma arzusu vardır. Albert Camus; yaşamın anlamını aramanın bir anlamı olmadığını ve insanın anlam arayışının absürd olduğunu söyler. Anlamsız kelimesimden yola çıkarak kendisinin başlattığı bu akıma absürdizm diyoruz.
Sisifos Söyleni kitabında da temel aldığı soru bu. Yaşam bu kadar absürdse yaşamanın anlamı ne? Buradaki absürdlük beklentiler ve gerçekler arasındaki çatışmada. İnsanların sürekli bir anlam arayışında olmaları. Ve evrenin hiç umursamadığı bir çatışmadan bahseder.
Anlamsız yaşamla baş etmek ve insanın kendine göre bu korkunç gerçekle yüzleşmek için üç ana yolu olduğunu söyler.
Birinci yol;
-Yok oluş. Yani intihar. Camus intiharı red eder. Çünkü intihar absürdün zaferidir. İnsanın yenilgisidir. İntihar etmek yerine yaşamı daha çok sevmek, daha yoğun yaşayıp, daha fazla tecrübe etmek gerektiğini söyler.
İkinci yol;
-Felsefi yok oluş. Yani suni umut. Suni umut demek bu dünyanın ortadan kaldırılıp yerine başka bir dünyanın konulması demektir. Absürd olan bu dünyanın yok edilip yerine öteki dünya yani tanrının konulması. Albert Camus için bu felsefi bir intihar demektir ve kabul edilemez bir durumdur. Çünkü suni umut sizi ilizyonlarla yaşamaya bağlar ve bu absürd durumu ortadan kaldırmaz. Absürt her zaman yerindedir ve yapılması gereken absürd ile bereber yaşamayı öğrenmektir.
Bu iki yolu reddeden Camus, üçüncü yol olan başkaldırıdan bahseder.
Başkaldırı :
Varoluşun absürdlüğüne karşı bir başkaldırıdır bu. Camus, başkaldırı ve sanatı aynı noktada buluşturur. Çünkü sanat, absürdden hareket eder onu reddetmez. Ve Absürd duygusuyla hareket eden başkaldıran sanat, ölümü ve öldürmeyi değil, yaşamı ve yaşatmayı temel alır. Düzensizlik yerine düzeni, kötülük yerine iyiliği, adaletsizlik yerine adaleti temel alır. Absürd, kahraman olmakta. Bir Absürd Kahraman, ilizyonlara sığınmaz. Aksine absürdlüğün farkındadır. Bununla cesur bir şekilde yüzleşir ve bunu tüm kalbiyle kabul eder. Entelektüel olarak fedakarlık yapmadan ya da fiziksel olarak yok olmadan tüm acı
gerçeklere karşı isyan eder.

Camus, bu Absürd kahramanın üç özelliğinden bahseder;
1- Cesurlardır. Varoluşun absürdlüğüne karşı sürekli savaşırlar. Ölümle karşı karşıya kaldığında bile yenilgiyi asla kabul etmezler. Ölümün kaçınılmaz olduğunu bile bile sürekli isyan halindedirler.
2- Özgürlerdir.
Dünya hakkındaki ebedi fikirlerin kölesi olmak yerine aklını kullanırlar. Ancak bunu yaparken de aklın sınırlılıklarını göz ardı etmezler.. Yani özgürlüğü başka yerlerde başka dünyalarda değil, şimdi ve burada ararlar.
3- Tutku dolulardır.
Mümkün olduğunca hayattaki her şeyi severler. Ve hayatlarını tatmin edici olması için çaba harcarlar. Yukarıda da bahsettiğimiz “Sisifos Söyleni” kitabında Camus, bu absürd durumun direniş ve başkaldırı ile mutlu bir varoluşun tasavvurunu yaparken kahramanın yaşamından örnek almıştır.
Sisifos, Yunan mitolojisinde tanrılar tarafından cezalandırılan ve bir kayayı dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkartmaya mahkûm edilmiş bir kahramandır. Sisifos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince yeniden aşağı düşecektir. Sonsuza dek süren yararsız ve umutsuz bir çabadan daha korkunç bir ceza yoktur. Sisifos’un her şeye rağmen bu işkenceden onu mutlu kılacak bir yan bulduğunu ve bilincinde bir çeşit sevinç hissettiğini umutlu-umutsuzluğun mutluluğuna ulaşacağını ileri sürer Camus. Sisifos’un kayanın tekrar düşeceğini bildiği halde her seferinde tepeye çıkarması bunun varoluşunun nedeni
olduğunu, bu azmini ve sonucunu bildiği halde asla vazgeçmeyişini mutlu ve umutlu bir amaç olarak düşünür. Çünkü onun bu çabası, azmin kaderine boyun eğmekten öte yapılan zulmü görmezden gelerek tanrılara karşı gelmektir. Sisifos her şeye rağmen bu absürdlüğü kabul ederek yaşamayı seçmiştir. Bu seçimin onun özgürleştirdiğini düşünür Camus, insanın gerçekten özgür olup olmadığını bilmek ister. Sisifos, tanrıların verdiği cezanın içinde kendi anlamını bulup, yaşamayı seçtiği gibi bizde bize sunulan yaşam karşısında kendi anlamımızı bulabilir, bu anlamda yaşamın ta kendisi olabilir, özgürleşebiliriz.
Kynk : Albert Camus, Sisifos Söylen, Albert Camus, Yabancı

UMUDA DOĞRU

İnce bir ışık süzülüyor yaprakların arasından,
İnce ama sıcacık,
Baba evi gibi güven veren,
Anne gibi şefkat gösteren.
İlerlerken ormanın sana gösterdiği yolda,
Eflatun bir çiçek geliyor parmaklarına.
Bir bebek gibi narin,
Bir çocuk kalbi gibi tertemiz.
Koparılsa yerinden kuruyacak, yok olacak
gibi hassas…
İlerlerken ormanın sana gösterdiği yolda,
Tahta kepenkli bir ev çıkıyor karşına,
İçinde küçük bir çocuk,
Umutla bakıyor sana.
“Sen de umutla bak dünyaya,
gez, toz, yüreğini dinle yaşa!”
Diyor,
Mahzunca.
Pes etme, dünya hep güzel,
İçinde “umut” oldukça…
İlerlerken ormanın sana gösterdiği yolda,
Ardında tahta kepenkli ev , önünde dev bir doğa.
Çıkıyor en anlamlı Ana,
Doğanın en güzel dersi, açmış kollarını göğe,
Köklerini ise toprağın en derinine.
Diyor ki;
“Bu kadar ululuk boşa değil!
“Sev Dünya’yı, tutun umuda,
Hep doğacaktır Güneş doğuda.
Yarınlarımız hep umutla…”

HER KADININ OKUMASI GEREKEN 10 KİTAP ÖNERİSİ

Yaşam boyu bakış açınızı değiştirmenizi sağlayacak ve belki de bir şeyleri sorgulamanıza yardımcı olacak, her kadının okuması gereken 10 kitap önerisi içinde yer alan kitapları, sadece kadınlar değil herkes okusa keşke! Ancak “kadın” olarak yüzyıllara dayanan ataerkil toplumda hor görülmüş, örselenmiş, çoğu zaman eşya muamelesi görmüş insanlar olarak bir şeyleri anlayabilmemizin önemi daha fazla. Ayrıca toplumdaki yerimiz dışında biyolojik olarak da varlığımızın etkisini kavramamız şart.Bu kitaplar hepimize ışık olacak nitelikte.

Şimdiden keyifli okumalar!
1. Kurtlarla Koşan Kadınlar, Clarissa P. Estés
Evet, ağır bir kitap! Ama her şeyiyle öyle, okuma zorluğuyla değil sadece. Clarissa Pincola Estés’in 20 yılda tamamladığı “Kurtlarla Koşan Kadınlar” hepimizin gözbebeği. Birbirinden farklı, yaşamımızın her alanına odaklanmamızı sağlayan mit ve öyküler eşliğinde ayrıntılı açıklamalarla ilerleyen kitap; içimizdeki vahşi ve doğal ruhu tekrar bulmamıza yardım ediyor. Listenin bir yıldızı olacaksa bu kuşkusuz Kurtlarla Koşan Kadınlar!
2. Ekofeminizm, Vandana Shiva- Maria Mies
Vandana Shiva, toprağın kutsallığına ve onu koruyup kollayanın kadınlar olduğunu daima dile getiren bir yaşam savunucusu. Feminizmin ekonomik boyutunu gözler önüne seren, delillerle sunan ve dahası çözümlerle ortaya koyan Shiva, Ekofeminizm’i Amerika’daki arkadaşı Maria Mies ile kaleme almış. Gerçekten de iki kişilik bir ekibi hak eden beş yüz küsur sayfalık bir hazine bu kitap.
3. İyi Aile Yoktur, Nihan Kaya
Belki bu listede olmasına ilk aşamada şaşıracaksınız ama bu kitap “anneliğin kutsallığına!” bir tokat çarpıyor. Nihan Kaya’nın devam kitabı “İyi Toplum Yoktur” da bu listeye dahil edilebilir. İyi Aile Yoktur ise her kadının potansiyel bir anne adayı olması, anne olmasa dahi çocuklarla kuracağımız iletişim biçimimizi değiştirmemizi sağlayacak türden bir kitap. Nihan Kaya’nın keskin ve sivri dili dolayısıyla canınız sıkılabilir lakin gerçekler biraz acıtır.
4. Kadınlar Ülkesi, Gioconda Belli
Siyaseti kadınlar devralıyor! Bir ülke düşünün; tüm yönetim her alanıyla kadınların elinde, sizce neler olurdu? Gioconda Belli, yıllar önceki bir arkadaş topluluğundan ilham alarak bunu düşünmüş ve güzel bir kurguyla kaleme almış. Bir yandan eğlenirken bir yandan isyan duygularınızın kabaracağı “Kadınlar Ülkesi” karakterlerinden kendinize en yakın olanı seçmeyi unutmayın.

5. İnadına Canlı, Vandana Shiva
Kadın kimdir? Canlı kimdir? Hayata ve tüm zorluklarına meydan okuyacak olanlar kimlerdir? Sadece güçlü olmayı salık veren ve kadınların üzerine bir yük daha bindirmekten öte gitmeyen sözde laflar değil, kanıtlarla ve kavram bağlantılarıyla da kendinize tekrar bakmanızı/anlamanızı sağlayacak İnadına Canlı.
6. Cinsiyet Belası, Judith Butler
Cinsiyetin ne ölçüde doğal olduğunu sorgulayan Judith Butler, bunu yaparken psikanalizden yararlanıyor ve toplumda halihazırda var olan kabulleri tersine çeviren bir yerden bakarak adeta zihin açıyor! Ağır bir dili olduğunu söylemem gerek keza az okuyan biri için daha sonrası için tercih edilmesinde fayda var.
7. Düğümlere Üfleyen Kadınlar, Ece Temelkuran
Kadim Orta Doğu coğrafyasında cinsiyetine, mesleğine, hayattaki seçimlerine yer bulamamış dört kadının hikayesini kaleme alan Ece Temelkuran kendi coğrafyamızı bize anlatıyor aslında. Yer yer sıkılsam ve heyecanımı yitirmiş olsamda kesinlikle kadın bakış açınıza yenilerini katmayı vadeden bir kitap.
8. Kadınlar, Eduardo Galeano
Galeano, güçlü ve altı çizili kavramları “basit” bir dille anlatan Uruguaylı sevdiğim bir yazar. “Kadınlar” Eduardo Galeano’nun Dünyanın her yerinden kadınları anlattığı bu kitabını lütfen okuyun. Seveceksiniz.
9. Kadınlar Adası, Kiran Millwood Hargrave
Kurgu sevenler için bir öneri de Kiran Millwood Hargrave’nin son kitabı Kadınlar Adası. Bu ada aynı zamanda Kirke’den bildiğimiz ada. Gerçek hikayeye dayanan bu kitap, cadı avlarından yola çıkarak kadınların kudretine dair tüyler ürpertici bir tarihi roman. Akıcı ve acı.
10. Kadınlar Ülkesi, Charlotte Perkins Gilman
Feminist sosyolog Charlotte Perkins Gilman’ın 1915 yılında kaleme aldığı fakat 1979 yılında kitaplaştırılan ütopik eseri sizce neler gizliyor? Tahmin ettiğiniz gibi bu kadar geç yayınlanmasının sebebi ekonomik koşullar değil! İçi boşaltılmamış ve anlamından saptırılmamış feminizmi anlatan Kadınlar Ülkesi üzerinde düşünmenizi gerektirecek. Cinsiyet ayrımının olmadığı/olamayacağı, sevgi ve cesaretin tek güç olduğu yarınlarımız olsun.