İki yıl kadar önceydi.
Taşındığım Ege’nin bu şirin ilçesinde oturduğum mahallenin kenar semtlerini gezmeye çıktığım bir yaz günü rastladım
ona.
Kırklı yaşlarda, güleç yüzlü, esmer tenli bir adamdı. Köyün biraz dışında, orman kenarında tek katlı bahçeli bir evde yaşıyordu.
Patika yolda yanım sıra yürüyen fifi ile birlikte yavaş yavaş yaklaşınca bahçe duvarının üstünden eğilip el salladı bana…
“Merhaba” dedim.
Öyle içten bir “merhaba” dedi ki, bahçesinde oturup biraz dinlenme teklifini kıramadım.
Erik ağacı altındaki tahta masa kenarına koyduğu sandalyelere oturduk.
Fifi oturduğum sandalyenin altına uzandı…
Hal hatır sorma, tanışma faslından sonra altında oturduğumuz ağ açtan erik, yandaki ağaçtan kiraz, az ileride ki asmadan üzüm salkımları topladı. Bahçe kapısının dışında, önünde küçük bir havuzu olan, taştan y apılan çeşmede yıkayıp getirip koydu masaya.
Yol kenarındaki çeşme dikkatimi çekti.
Metal bir borudan bilek kalınlığında akan su, yüksekliği yol se viyesinin biraz üstünde olan önündeki küçük havuza dökülüyordu. Havuzun alt tarafında yine m etal bir borudan ikinci bir çeşme görünümünde dökülen su, bahçenin çiti boyunca akıp orman içine doğru süzülüp
gidiyordu…
Suyun yönünde uzun süre dalıp gitmişken ev sahibinin sesi duyuldu.
“O çeşmeyi niçin yaptım, biliyor musunuz?” dedi.
Merakımı uyandırdı.
“Niçin” dedim.
“Burası biraz köyden uzak, tenha, sapa yer . Gelip geçen olur , suya ihtiyacı olursa faydalansın diye”.
“Başka bir sebebi daha var” diye devam etti.
“Orman içinde sayılır evim. Burada her türlü yaban hayvanı yaşı yor. Çeşme önündeki Bahri KAYAOĞLUhavuzu onlar için yaptım, daima doludur . Geceleri, bazen gündüz bile gelip şu içiyorlar .
Yılan bile geliyor”.
Yaşadığı doğa içinde yılanın bile içeceği suyu düşünen bu adama hayran kaldım.
Hayranlığımı anlatacak kelime bulamadım…

